|
Krizin Nedenleri
Dünya, 1929 bunalımının ardından en büyük daralmayı, ABD menşeli mali krizin etkileriyle yaşamaktadır. 2001 yılının ardından gelen likidite bolluğu, sınırsız harcama dürtüsü ve mali piyasalardaki kontrolsüz gelişim bir “balon ekonomisi”ne dönüşmüştür. Özellikle konut piyasasında karşılıksız olarak verilen krediler, ABD’de mali piyasaların çökmesine neden olmuştur. Sadece dar gelirlilerin kullandığı ve “eşik-altı” (sub-prime) olarak adlandırılan yüksek riskli kredilerin boyutu 1.5 trilyon doları geçmiştir. Öte yandan, türev piyasaların büyüklüğü 1999 yılında 10 trilyon doların altındayken, 2004 yılında 40 trilyon dolara ve 2008 yılında ise 70 trilyon dolara yükselmiştir. Ancak, taahhüt (ipotek) standartlarındaki yetersizlik, sağlıksız risk yönetimi, karmaşıklığı giderek artan ve şeffaflığını kaybeden finansal ürünler ile bunun sonucu olarak ortaya çıkan aşırı borçlanma, sistemin bütününde zâfiyet oluşmasına yol açmıştır.
Sonuçta, artan enflasyon baskının ardından gelen faiz arttırımlarının ödeme sorunlarına neden olması, yüksek riskli konut kredilerinde endişe ve kayıpların artması, bu piyasada faaliyet göstermekte olan kredi kuruluşları ile ipotekli ev bağlantılı türev finansal araçlara yatırım yapan mali kuruluşların (yatırım bankaları, hedge fonlar vb.) arka arkaya büyük zararlar açıklaması gibi gelişmelerin sonucunda, ABD’de 2007 yılının ikinci yarısından itibaren başlayan sıkıntılar, 2008 yılının ilerleyen dönemlerinde büyük bir hızla yayılmış ve küresel boyutta mali bir krize dönüşmüştür.
Krizin Yayılması
Küresel kriz, 2008 yılının son çeyreğinde hızla reel ekonomiye sirayet etmiştir. Bu durum, gelişmekte olan ve yükselen piyasa ekonomilerini daha da derinden etkilemiştir. 2002 sonrasında dünyada ikame edilen finansal mimari ve üretim paradigması krizde çalışmaz duruma düşmüştür. 2003-2008 arasında gelişmekte olan ülkeler, büyümenin finansmanında ve ihracatta büyük oranda bağımlılık içine girmiştir. Bir yanda borçlanma hız kazanmış, öte yanda tedarikçi bir üretim zinciri içerisinde dünyaya bağımlılık artmıştır. Bu noktada, finansman kaynaklarının azalması, yükselen piyasa ekonomileri açısından ihracat piyasalarının daralmasına, üretim ve istihdam kayıplarına neden olmuştur.
Krize Karşı Çözüm Arayışları
Yaşanan tüm bu gelişmeler karşısında dünya ülkeleri, maliyeti 16 trilyon doları aşan tedbirler almışlardır. Birçok ülke, bankacılık ve finans sektörlerindeki zararları kapatmak için direkt kamulaştırma metodunu kullanırken, birçok ülke de duran iç talebin canlanması için talep arttırıcı tedbirler almışlardır. Bu dönemde gerçekleştirilen G-20 toplantılarında, küresel ekonomi modeli masaya yatırılmış, krizi telafi edici tedbirler ve bundan sonra benzer sorunların tekrarlanmaması için yapılabilecekler üzerinde bazı görüşler tartışmaya açılmıştır. Aynı toplantılarda kapitalist sistemin gedikleri kapatılmaya çalışılmış ve ekonomik sistemin revize edilmesi gerekliliği üzerinde durulmuştur.
Krizin Türkiye’ye Etkileri
Krizin Türkiye’de asıl etkisi, 2008 yılının Eylül ayından sonra hissedilmeye başlanmıştır. Bu süreçte finansman kanalları daralmış, iç ve dış talep büyük oranda durmuş, üretim ve istihdam kayıpları artmıştır. Bazı kesimlerin, “krizde batacağız yönündeki telaşı” ise psikolojik bir kriz travmasının yaşanmasını hızlandırmıştır.
Büyümede “Fetret” Dönemi
Türkiye’nin büyüme dinamiğini küresel krizden çok daha önce kaybettiğinin anlaşılması, geleceğin yol haritasının çizilmesi açısından son derece gereklidir. Türkiye’nin büyüme trendi, 2005 sonrasında durağanlaşmıştır. Sanayi üretimi 2006-2007 aralığında %9 bandından, %5-6 bandına gerilemiş; büyüme de buna paralel olarak nisbi bir düşüş sürecine girmiştir.
Büyüme dinamiğinin yavaşlamasının arkasında artan cari açık ve enflasyon başrolü oynarken; ikinci nesil reformların, sivil anayasa çalışmalarının ve AB reformlarının gecikmesi, genel seçimler öncesi, sırası ve hemen sonrasında ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık önemli bir etkide bulunmuştur.
Bu koşullar altında, 2008 yılında GSYH birinci çeyrekte %6.7, ikinci çeyrekte %2.3 ve üçüncü çeyrekte sadece %0.5 düzeyinde büyürken, beklenen daralma %6.2 ile son çeyrekte gelmiştir. 2009 itibariyle ise daralmanın boyutu ile ilgili olarak, Hükümetin öngördüğü %3.5 ile birçok piyasa aktörünün sözünü ettiği %5 arasında bir oranın gerçekleşmesi muhtemeldir.
Büyümedeki daralma istihdam boyutuyla da alarm vermektedir. Şubat ayı itibariyle, %16.1 düzeyine çıkan resmî işsizlik verileriyle Türkiye, OECD ülkeleri arasında en üst sırada yer almıştır.
Kamu Maliyesinde Bozulma
Krizin etkileri, kamu maliyesinde de açıkça görülmüştür. 2008 yılında bir önceki yıla göre, merkezi yönetim bütçesi faiz dışı harcamaları %12.9, faiz harcamaları ise %3.9 oranında artmıştır. Böylece, toplam harcamalar %10.7 oranında artarak 226 milyar TL düzeyinde gerçekleşmiştir. Gelirlerdeki artış ise %9.7 olarak gerçekleşmiştir. Bu gelişmeler bağlamında, 2008 yılının tamamında bütçe dengesi 17.1 milyar TL açık vermiştir.
Küresel krizin derinleşen etkilerini dikkate alarak Hükümet, 2009 yılı için açıkladığı ilk mali programı revize etmiş; %4 oranında bir GSYH büyümesi hedeflenerek oluşturulan ilk bütçe değiştirilerek, %3.6 oranında bir küçülme hedefi ve 49 milyar TL’lik bütçe açığı hedeflemiştir.
Enflasyona Kriz Molası
Dış şartlardaki değişmelere paralel olarak, 2006 yılı ve sonrasında Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) artış sürecine girmiş ve 2008 yılı dâhil olmak üzere sürekli olarak hedeflerin üzerinde kalmıştır. Nihayet 2008 yılı sonunda TÜFE %10.06, üretici fiyat enflasyonu (ÜFE) ise %8.11 düzeyinde gerçekleşmiştir. Ekim 2008 tarihinde yıllık bazda %12 düzeyini gören TÜFE, bu tarihten sonra küresel krizin derinleşmesiyle beraber 2009 yılının Şubat ayına kadar sürekli gerileyerek %7.7 düzeyine kadar gerilemiştir. Mart ayında ise ilk defa aylık bazda artış kaydederek tekrar %7.8 düzeyine çıkmıştır. Son olarak Nisan itibariyle, TÜFE %6.13 düzeyine gerilemiştir.
Talep ve maliyet cephesindeki son gelişmelere göre, yıl sonunda TÜFE’nin hedefin altında kalması kuvvetle muhtemel görünürken, bu düşüşün kalıcı olmasını gerektiren yapısal bir dönüşüm ve iyileşmeden bahsetmek mümkün değildir. Dolayısı ile durgunluk konjonktürünün tersine dönmesi ile birlikte, gerekli reformlar hayata geçirilmez ise enflasyon dinamiklerinin tekrar yükselme eğilimine girebileceği tahmin edilebilir.
Cari Açık “Şimdilik” Gündem Dışı
Dış ve iç talepteki keskin daralma, üretim kayıpları ve gerileyen emtia fiyatları gibi nedenlerle, 2009 yılında Türkiye’nin ciddi bir dış açık sorunuyla karşılaşmayacağı tahmin edilmektedir. Yıllık bazda cari açığın 10-12 milyar dolar düzeyine gerilemesi, bunun da GSYH’nin %1.5’ine denk gelmesi beklenmektedir. Cari açıktaki iyileşme sevindirici olmakla birlikte, TÜFE gibi bu da kalıcı nedenlere dayanmamaktadır.
Dış Ticaret Daraldı
Dünya ticaretinde genel olarak meydana gelen gerileme, Türkiye’nin dış ticaretine de yansımıştır. 2008 yıl sonu itibariyle nominal olarak bir önceki yıla göre %23.1 oranında artan ihracat, 2009 yılı Ocak-Nisan dönemi itibariyle %33.2 oranında düşmüştür. Buna paralel olarak, 2008 yıl sonu itibariyle nominal olarak bir önceki yıla göre %18.8 oranında artan ithalat, 2009 yılı Ocak-Mart dönemi itibariyle %41.8 oranında azalmıştır.
Bununla birlikte, fiyat değişimlerindeki etkiden arındırılmış reel ihracat esas alındığında, düşüş hızının 2009 Mart’tan itibaren azalmaya başladığı görülmektedir. Bu durum, ileriki dönemde ihracatın belli bir toparlanma süreci içine girebileceğine işaret etmektedir.
Kriz, TCMB’nin İşini Kolaylaştırdı
2008 yılında mali piyasalardaki hareketleri dikkatle izleyen Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB), öncü bir rol üstlenmiştir. TCMB, ekonomik durgunluk ortamında hızla gerileyen enflasyon nedeniyle kararlı tutumunu sürdürmüş, en son 15 Mayıs 2009 tarihinde yapılan Para Politikası Kurulu toplantısında gecelik faiz oranını %9.25 seviyesine düşürmüştür.
Buna paralel olarak da Hazine’nin borçlanma faiz oranları sürekli olarak gerileyerek Nisan ayı itibari ile %12-12.5 bandına kadar düşmüştür. Reel faiz beklentisi ise %5 düzeyine inmiştir.
Ancak, enflasyon beklentilerinin %6.5’e kadar gerilediği bir ortamda belirsizliklerin devam etmesi, daralan kredi kanalları ve kamu maliyesinde görülen bozulma gibi nedenlerle, faizlerdeki düşüşün yeterli olmadığı ifade edilmelidir. Türkiye hâlâ en yüksek reel faiz ödeyen ülkeler arasında ilk dört ülkeden biridir.
Bankacılıkta Risk Düşük, Kâr Düzeyi Yeterli
Bankacılık sektöründeki gelişmeler de dikkatle takip edilmektedir. Bankacılık sektörünün sağlamlığını gösteren temel oranlardan biri olan Sermaye Yeterlilik Oranı (SYO), 2000 yılında %9.3 olmuş, bir ara %24’ler gibi tarihi zirvelere çıktıktan sonra, 2008 sonunda %18 düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu oran, 2009 yılı başında bir miktar gerilemiş olmakla birlikte -operasyonel risklerin dâhil edildiği koşullarda bile- hâlâ %18’lere yakındır.
Yine sektörün kârlılık performansında ve aktif kalitesinde, son yıllarda istikrarlı bir iyileşme gözlenmektedir. Bankaların dönem kârı 2007 yılında 14.9 milyar TL’den, 2008 yılında 13.4 milyar TL’ye gerilemiş olmasına rağmen, kriz koşullarında rekor oranda kâr açıklanmıştır. Sektördeki toplam krediler, 2007 yılında 285.6 milyar TL düzeyinden 2008 yılı sonunda 367.4 milyar TL düzeyine çıkmıştır.
Mevduatların ise 454.6 milyar TL olduğu hesaba katılırsa, mevduatın krediye dönüşme oranı 2001 krizinde %35’ler seviyesinden, 2008 yılında %80’ler gibi oldukça yüksek düzeye çıkmıştır. Krize rağmen, takibe dönüşen alacaklar toplam brüt kredilerin sadece %4.8’i seviyesinde, yani hâlâ düşük düzeyde kalmaktadır. Ancak bu oran KOBİ kredilerinde biraz daha artarak %6 düzeyine çıkmıştır.
Krize Yönelik Tedbirler ve Kaynak Arayışları
Kriz ortamında alınması gereken tedbirler üç kategori etrafında toplanabilir:
Şirketlerin borçlarını döndürebilmelerini temin etmek üzere, (i) elden geldiğince kredi kanallarının açık tutulmasını sağlamak (bu noktada kredi garanti mekanizması ve benzeri tedbirler ön plana çıkmaktadır),
İktisadî faaliyetteki küçülmeyi asgariye indirmek üzere, ihracat (ii) kanallarını açık tutarken, iç piyasa dinamiklerini de etkin bir şekilde işletmek (bu aşamada harcama çeki verilmesi, vergisel desteklerin devam etmesi ve benzeri tedbirler ön plana çıkmaktadır),
İstihdamı korumak ve işsizlik dalgasının yayılmasını önlemek (bu (iii) hususta kamu harcamalarının arttırılması, işsizlik fonunun etkin kullanımı ve benzeri tedbirler ön plana çıkmaktadır).
Bununla birlikte, gerek kısa vadeli kriz tedbirleri gerekse uzun vadeli reformlar için finansman ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu meyanda; “Varlık Barışı Yasası, 2B Yasası, Gelir Ortaklığı Senedi, Reel Büyüme Endeksli Borçlanma Sertifikası gibi alternatif finansman araçları ile muhtelif kurumların âtıl kaynaklarının değerlendirilmesi ve son olarak ancak “ezber bozacak” şekilde yapılmış bir “Stand-By” Anlaşması” gibi çeşitli kaynaklar ön plana çıkmaktadır.
Türkiye, IMF ile geçmiş dönemdekiler ile aynı koşullarda bir anlaşma yapmamalıdır. Moody’s, Merill Lynch, Standard and Poor’s gibi uluslararası kuruluşların IMF ile anlaşma yapılmaması durumunda Türkiye için “ısrarla” kötü senaryolar öngörmeleri gerçekçi değildir. Bu yüzden söz konusu anlaşma; üretim, istihdam, büyüme ve reformların devam etmesi şeklindeki reel önceliklere ve mevcut krizin getirdiği şartlara göre dizayn edilmelidir. Bilhassa, KOBİ’lerin faaliyetlerini sürdürmesini ve gelişmesini sağlayacak şekilde, kredi kanallarının açılması için devletin sağlayacağı yardımlar, ihracat destekleri ve vergi ötelemeleri gibi temel unsurlarda, IMF’nin bu kez daha yapıcı yaklaşması ve iç pazara dayalı bir büyümenin önünün açılması elzemdir. Bu şartlar altında imzalanacak bir anlaşma, Türkiye’ye taze kaynak sağlama imkânını verirken, IMF de ilk defa değişen küresel şartlara göre konvansiyonel duruşunu ve sahip olduğu neo-klasik paradigmayı revize etmiş ve böylece “ezber bozmuş” olacaktır.
Her ne kadar alınan tedbirlerin içsel tutarlılığı, zamanlaması ve öncelikleri konusunda çeşitli eleştiriler öne sürülmekte ise de, Hükümet ve Merkez Bankası başta olmak üzere ilgili ekonomi idaresi, büyüklüğü GSYH’nin %3.8’ine tekabül eden (IMF’nin kriz tedbirleri için ülkelere önerdiği oran, ülke GSYH’lerinin %2’sidir) tutarda bir tedbirler dizisini devreye koymuştur.
Son günlerde ise alınan tedbirlerin olumlu yönde netice verdiğine dair bazı işaretler gelmektedir. Sanayi üretim endekslerinde ve kapasite kullanım oranlarındaki düşüşün hız kesmesi, vergi indirimlerine bağlı olarak tüketimin canlanması, tüketici ve reel kesim güven endeksinin olumlu sinyaller vermesi, reel ihracattaki aşağı yönlü gidişin yavaşlaması bunlardan bazılarıdır.Bu olumlu sinyallerin en önemli faydası, beklentiler üzerindeki olumlu etkidir. Bu nedenledir ki, para piyasalarında erken bir hareketlenme dikkat çekmektedir.
Türkiye bugün nasıl 2001 krizinden çıkardığı dersle finans sektörünü tahkim etmenin faydalarını yaşıyorsa, 2006-2008 döneminde yapması gereken reformlar açısından büyük oranda başarısız olması nedeni ile reel ekonomi ayağında bir erozyon yaşamaktadır. Ancak krizin sağladığı ortam, Türkiye’ye bir kez daha bu reformları yapma fırsatı vermektedir. Türkiye, AB ve ikinci nesil reformlar gündeminden kopmadan krizi geride bırakabilirse, kriz sonrasının en parlak ülkelerinden biri olmaya adaydır.
Kaynak:müsiad araştırma raporları
|